27 Haziran 2009 Cumartesi

Liseli vardı ya ah o liseli

(üstüne tıklarsan büyür)


Açıklise sınavlarından geçmişim. Şimdi mezun oldum mu olmadım mı tam bilmiyorum ama bütün derslerden kalmadan en son 10 yıl önce falan geçmiştim heralde. bravo bana.

24 Haziran 2009 Çarşamba

İnsanlar - vol. ünlüler

Kenan Doğulu:
Mağazaya adımını atışı sanki basmaya gelmiş gibiydi. Sabahın 6sında güneş gözlüklerini takmış almış yanına ekürilerini direkt cd'lere baktı. Daha o günler Patron albümü çıkmamıştı, en son albümü Festival'de artık antikalaştığından raflarda yerini almıyordu doğal olarak. Geldi bana "Kenan Doğulu Festival albümünü göremiyorum" dedi bende cevap olarak "abi feci sattı bitti" dedim gülerek. Televizyonlarda olduğu gibi espritüel biri sanıyordum kendisini, ama sabahın körü olduğundan mıdır yoksa bana anında kıl olduğundan mıdır bilemicem "vallaha de" gibisinden şaşkın bir cevap verdi. Sonra fotoğraf çekildik (o istedi) ve gitti. (Kıbrıs'a)

Ferhat Göçer:
Playstation Portable'inin şarjı bitmişte bize gelip yükleyebilirmiymiş. "gel gel yükleyelim bari" dedim. Açtık bi psp kutusu çıkardık şarj aletini taktık 1 saat git takıl sen biyerlerde şarj dolunca gel al dedik.
Gitti, geldi. 10 kere teşekkür etti. Onunda manitası yanındaydı. O da benle fotoğraf çekilmek istedi. Sonra gitti. (Azerbaycan'a, 2 gün sonra nette haberine rastladım belçikada konser vermiş acaba psp şarjı o kadar dayandı mı?)

Semih Saygıner:
Çok sıcakkanlı ve çok harbi adammış resmen. Emir diye bir elemanın (Tarkanın tıpa tıp aynısı ses ve görüntü olarak, ve bu adamı tarkan çıkarmış piyasaya) albümü çalıyordu o sırada. Geldi bana dert yandı "hocam bi insan niye kendi taklidini çıkarır ki" diye sorular sordu bende "ehehe evet haklısın abi" demekle yetindim. Keşke sende bir çok taklidini çıkarsaydın be abi, keşke daha çok dünyaca ünlü bilardocumuz olsaydı diyemedim. Fotoğrafa da vakit ayıramadım :(

Ceza:
Bu adam hala niye istanbul'a geliyor anlam veremiyorum, haftada 1 yurtdışına uçarken karşılaşıyoruz. Artık gelip "enis naber" diyor, bende "vaaay kanki bu sefer nereye" diyorum. Hep konsere gidiyor.
Rapçiler böyle aykırı biraz asi olur ya hani, bu hiç öyle değil. Çok canayakın, hatta fazla canayakın. Selam verdiğin an muhabbete başlıyor. "la olum dur işim gücüm var benim çalışyom sen git nereye gidiyosan nasılsa gelcen bidaha anlatırsın" diyemiyorda insan ayıp olur diye.

Shabani Nonda:
Şapkayı geçirmiş burnuna kadar tanımadım önce tabi. Uçuş kartını aldım baktım Shabani yazıyor. Vay dedim kardeşim naber. "how much" dedi. "Forty eight dollars" dedim. 40 dolar verdi "no forty eight, FOOĞĞRTİ eyt" dedim "haaaaa" yaptı 10 dolar daha çıkardı cebinden. Anladım ki yönetim maaşları dolar olarak dağıtıyomuş. Para üstünü verirken çok inceden "şabani nondaaa şabani nondaaaa otuz santimliiik...." dedim. Güldü. Tokalaştık sonra gitti.

O Adam

Bir adam geldi dün. Mağaza'nın sakin ve boş olduğu anlardı. Tipi bir hintliyi andırıyordu fakat memleketini soramadım. Uzun süre kitaplara baktı. En sonunda aradığı kitabı bulmanın sevinciyle kitap ile birlikte yanımıza geldi. Kitabın kapağını açıp elinle olmayan bir kalemi tutuyormuş gibi yaptı ve elini sağa sola salladı mutlu bir ifadeyle. Bu yaptığı işaret hemen hemen her millet tarafından yazı yazma işareti olarak benimsendiği halde yine de tam olarak ne demek istediğini anlamadık. "Ne diyon dayı ne yazcan" dedik. "My name, my book" gibisinden bir şey dedi adam. Yönetici "Sen satın aldın mı o kitabı" diye sordu türkçe. Adam anlamadı tabiki, eliyle hala yazı yazma işareti yapıyordu. Sonra köfteyi çakınca birimiz "sen misin o kitabın yazarı" diye sorduk. Adam sanki o an türkçe anladı ve "yes me yes. sign. my book. you sell" dedi. Yönetici "Yoooook big problem big problem" dedi. Adama kendi kitabına imzasını atmasını engelledi. Adam yıkılmıştı, kahrolmuştu. 1 dakika önce kendi kitabını bambaşka bir ülkenin raflarında görmekten duyduğu mutluluktan uçarken 1 dakika sonra boynu bükük kitabını götürdü aldığı yere bıraktı.
Önce acıdım adama. Sonra güldüm. Sonra "ulan bu adama demek hayatında kimse kitap imzalattırmamış. Nasıl bir şey anlamadım Allahıma." diye sorguladım. Sonra bir daha güldüm. Sonra makarasını yaptık akşam saatine kadar.

Bu ne yavrum?

Hayır aynı grubun çalışanlarıyız, aynı adamı olduğundan da çok zengin ediyoruz ikimiz'de. Yıldızlıktan kasiyerliğe düşüş diye yazı yazıyorsun, canımı sıkıyorsun, Kalbimi kırıyorsun hürriyet!
Biz kasiyerler olmasak senin gazeteni kim satacak? sen nasıl para kazanacaksın? Senin ben te klavyeni sikeyim o zaman.

21 Haziran 2009 Pazar

Bavul

Dil yaparız, konuşuruz, durumu anlatırız, elbet anlayış gösterirler dedik ama göstermediler. "30 kilo'yu 1 kilo dahi geçmeyecek geçerse kilo başına 5 euro ödemeniz lazım" dediler. "Ama hamfendi bakın ben temelli dönüyorum istanbul'a, bütün hayatımı nasıl 30 kiloya sığdırayım, yapmayın etmeyin nolur, şunun şurasında kış ayındayız uçak full bile çekmez, ayrıca 1 ufacık spor çantası bu yahu, olsa olsa 5 kilo olur 10 kilo olur yapmayın etmeyin" dedim "beyefendi nolur zorluk çıkarmayın" dedi. Bu cümle bir sinyaldi aslında. O yüzden babama dönüp "zorluk çıkarmayalım baba" dedim. Babamın o anki bakışı adeta halı saha veya mahalle maçında bütün takım olarak bir şeye itiraz ederken aynı takımdan kendisini dürüstlük abidesi birisinin çıkıp "yok ya faul değildi ya, onlar haklı" dedikten sonraki sinirli bakışları andırıyodu. Evet aynı takımdaydık, top taşın üstünden geçmişti, kimin sesi daha çok çıkarsa o haklı çıkacaktı, fakat ben takımımı satıp "ya top direğe çarptı aut o yaa" dedim. Ordaki hostes ise sanki yılların halı saha futbolcusu gibi, mahallesinin vazgeçilmez önliberosu gibi atladı olaya ve "bak senin takımındaki bile aut olduğunu söylüyo ooooluuum" dedi sanki.
Artık kaybetmiştik, daha fazla itirazın anlamı yoktu. O yüzden fazla gelen bavulu babamlara geri verdim ve planlanandan bir bavul eksik geldim İstanbul'a.
Buraya vardıktan sonra Avusturya da bıraktığım bavulun içinde fotoğraf makinamın şarj aletinin de bulunduğunu hatırladım. Tabi iş işten geçmişti. Annem bugün gönderirim yarın gönderirim derken 7 ay geçti ve geçengün Avusturya dan İstanbul'a gelen otobüse vermiş bavulları. Dedi ki pazar öğlen 12 de orada olacak. Esenler otogarından git al. İzinli günüme denk geldiği iyi oldu dedim ve çıktım saat 11 gibi yola. 12 de Esenlerdeydim. Aldım bavulları gittim tekrar havaalanı metrosuna. Bindim indim, bindim indim. baktım zincirlikuyudayım. Dikilitaş'a 2 bavulla yürümeye üşendiğimden bindim taksiye, tam ben binerken orta yaşlı bi kadın beşiktaş evlendirme dairesini sordu. Tabi şöför çakal. "Gel abla dikilitaşa gidiyorum ben ordan seni bırakırım" dedi. O teyze de bindi taksiye. Tam dikilitaşa geldik, taksimetreye baktım 4.12 yazıyor. uzattım 2 lira. şöför döndü "sen çoook çakal çıktın" dedi. Teyze de yandan "a aaa ama olmaz ki böyle" dedi. Bende hiç istifimi bozmadan "Valla teyzecim sen daha aşağıya ineceksin nerden baksan 2 lira daha yazar, ben olmasam 6 lira ödeyecektin şimdi 4 ödeyeceksin. hadi iyi günler" dedim indim arabadan. şöför gülüyordu. Bana çakal dedi ama yolun sonunda teyzeden full parayı aldığına da çakal olduğum kadar eminim.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Nefes alma Efes al...


Bir de sahaya inip artistlik yapıcam derken sporcudan tokat yiyip patates olma olayı var ki hiç değinmemek lazım...

1 hafta sonra gelen edit:
geçengün Kaya Peker geldi mağazaya, yanında manitası. Tatile uçacaklardı. "Şampiyonluğunuz kutlu olsun, ve ellerine sağlık" dedim, güldü. "İyi vurdun" dedim "yok ya tam vuramadım" dedi "olsun o yaptığın hamle bile yeter" dedim, güldü.

14 Haziran 2009 Pazar

Öğrenci Seçme Sınavı

Biraz geç yazıyorum. Kusuruma bakmayın. Zaten bu sınava girecek olanlar sınavdan çıktıktan sonra bu yazıyla karşılaşacaklar. Vereceğim tavsiyeyi iş işten geçtikten sonra öğrenecekler (çünkü şu an yerel saatler 9:26yı göstermekte). Ama sıkı takipçilerim geçen yıl verdiğim tavsiyeyi hatırlayıp bu sene ona göre hazırlanmışlardır ve eminim ki başarıyla geçecekler bu sınavı.

Neyse geçen yılki şu yazımdan sonra Milli eğtim bakanlığı götü silgili kalemi olmayanları sınava almama kararı almış. Ona göre, bu yıl şekil olsun diye aslen kurşun kalem olup kendini tükenmez kalem zanneden zamazingolarla sınava girenler seneye YeGeSe'ye mutlaka bu kalemle girsinler. İş bu kaleme bakıyor gençler, yok 10 ay çalıştım 1 milyar test çözdüm diyenler olacaktır ama kaleminizin götünde silgi yoksa yazık olmuş on ayınıza.

Hadi başarılar.




Not: geçen seneki yazımı ararken geçen yıl haziran ayında yazdığım şeylere baktımda, anasını sikeyim avrupa kupası geçeli 1 yıl olmuş lan!?!?!

9 Haziran 2009 Salı

Türk İnternet Kültürü #piuu


Bizimkiler aşmış kendini yine

Good old days

Çocukluğumdan beri uykuya daldığım anı yakalamak, ertesi gün "tam o anda uykuya daldım" diyebilmek istemişimdir. Fakat her sabah hayal kırıklığıyla ve hep "ulan uykuya dalmamı beklerken uyuya kalmışım" diyerek bir sinirle, bir hiddetle uyanırdım.
Aynı dönemde bilhassa tuvalette ortaya çıkan hayali bir arkadaşım vardı. Adını unuttum şimdi, ama hala ettiğim muhabbetleri hatırlarım.
Artık ne o uykuya dalınan anı yakalama isteğim var, ne de hayali arkadaşım.

Yaşlılık mı? Yoksa psikopatlıktan kurtulmak mı?
Çözemedim ben, ama o günleri özlüyorum...

ilk iki yorum sonrası gelen ekleme:
Yahu arkadaşlar, yapmayın etmeyin. Ne moralim bozuk, ne de başka bişey oldu. İçimdeki çocukta ölmedi. Bunu yazmamın tek nedeni, yazıdan önce uykuya dalıyorken kontrolsüz bir şekilde ayağım koltuğa tepik attı (kontrolsüz güç güç değil diyen pirelli reklamına selam olsun, nasıl tepiklediysem koltuğu, sağ ayak tabanım hala ağrıyor) . O an uyanınca uykuya daldığım anı yakaladığımı fark ettim. Bunu da yazmak istedim o kadar yani.

Ciao Kaka :(


Siam venuti fin qua
per vedere segnare kaka...

İnsanlar

Bilmeyenler için tekrar özet geçeyim:
1 ay önce uzun uğraşlar sonucu İstanbul Atatürk Havalimanı dış hatlar gidiş katı gümrüksüz alanındaki D&R Book & Music Store'da işe başladım. O gün bu gündür bir çok farklı milletten bir çok farklı insanla zorunlu muhabbetlerim oldu.

Türkler:
Türk müşterilerimizin 75%i gazete alıyor. Bizim kadar gazete manyağı olan başka millet var mıdır? Sanmıyorum. Geçen haftasonu adamın teki geldi, Cumhuriyet gazetesinin eki niye yok diye ortalığı yaygaraya verdi. ulan gazete mi okuyacaksın yoksa ekindeki bulmaca için mi alıyosun? Doğruyu söyle!
Ayrıca bu Türkler kuyruk oluşturmayı, ve sırada beklemeyi bilmiyorlar. Çok sabırsızlar. 5 müşteriden 1'i "uçağım kaçıyor" diyerek işlemin daha hızlı gerçekleşeceğini sanıyor. İlk günlerimde herkese hoş görünmek için "bi saniye hanfendi hemen alıcam sizi" diyerek sanki normalde çok yavaş çalışıyormuşum da şimdi öyle söyledi diye daha hızlı çalışacakmışım görünümü veriyordum. Bu eşşoğlueşşeklerde heralde inanıyorlar bu şeylere. Günler haftalar geçti, artık "merak etmeyin uçak kaçmaz, uçuş kartınızı almışsınız, pasaport'tan geçmişiniz. geç kalsanız bile 3 kere anons ederler sizi. Ayrıca görmedim sanmayın, uçuş kartınızda boarding time olarak 15:25 yazıyor. Saat daha 15:15" diyerek karşımdakini resmen eziyorum. bunu dedikten sonra sadece 1 kişi "sen nasıl konuşuyosun" şekli yaptı bana, onun haricindekiler "ekieki" diyerek sus pus oldular.


Hintliler:
Nasıl başlasam bilemiyorum. Bu kadar pis ve bu kadar saygısız başka bir millet yoktur herhalde. Ayrıca o ingilizceleri yok mu...
Tam pasaport kontrolünden sonra kocaman meydana oturmuş hintli aileye (sülale olabilitesi yüksek, 15 kişilerdi) rastladım. Uzun süre izledim onları. Hiç utanma arlanma yok.
Ayrıca çok şerefsizler. "bu var mı şu var mı" diyor. İstediği herşeyi getiriyorum. Sonra almaktan vazgeçiyor. Fucking Bastards!


Kıbrıs Türkleri:
Ya KKTC'de yaşayan herkes çok zengin, ya da Kıbrıs'ta D&R'ımsı bir yer yok gelince bokunu çıkarıyorlar. 7 dergi, 9 cd, 3 gazete, 4 kitap. Sonra bi de o garip ve bokuma benzeyen şiveleriyle "kaç paree" diyorlar. Bide dün ortayaşlı kıbrıslı bir kadına denk geldim, bana aynen şunu sordu "kabrıs oçağı hangi kappi" önce anlamadım sonra soruyu genişletti "ben kabrısa gideceyn hangi oçek hangi kappi" tabi bu sorular karşısında ağzım burnum kilitlendi cevap veremedim sadece elimle gideceği yönü gösterdim. 4 poşet ve el çantasını tutup hızlı hızlı yürüyüp uzaklaştı.


Japonlar:
Kendi içlerinde muhabbet ederlerken her an tekme tokat birbirlerine girişeceklermiş hissi verseler bile bana karşı herzaman saygı dolu sevgi dolu oldular bugüne kadar. Hatta geçengün böyle emo gibi punk gibi bir japon uğradı tükkana, hiç öyle bizim punklar gibi emolar gibi konuşmuyordu. öyle hayatla alıp veremediğide yoktu. heralde sırf o tarz giyinmeyi sevdiğinden öyle giyinmişti. Herneyse şöyle başka bir anımı da anlatayım. yaşlı iki capon çift bir gezi rehberi aldılar, kasaya geldiler. Onlardan uçuş kartlarını istedim işlemi gerçekleştirebilmek için. Anlamadılar. İngilizce "boarding card" dedim. Anlamadılar. "Ticket, Bilet" dedim. Hiç anlamadılar. ve ağzımdan çıkan her sözde daha çok korktular karşımda daha çok ezilip büzüldüler. En sonunda aklıma günlerce evvel öğrendiğim "to co ken" geldi. Japonca uçuş kartı anlamına geliyor bu. bunu söyledim, ve o çizgi filmlerinde bir anda gülümseyen karakterler gibi gülümseyip verdiler bana uçuş kartlarını.



continue edecek hocam...

3 Haziran 2009 Çarşamba

fıtsszzz

Cips paketini açarken hep bir korku, hep bir endişe, paket patlayacak, yırtılacak, bütün içeriği havaya saçılacak diye...