Şahsım hakkında en doğru ve tarafsız haberler burada...
23 Mayıs 2012 Çarşamba
ve sonra ne mi oldu?
Şahsen ve bizzat Enis İnan tarafından saat 14:40 yayımlanmıştır
Telefon çaldı, arayan annemdi. "iyi nolsun" dedim "valla bildiğin gibi iş güç" dedim "hı hı" dedim "hee işte o saat var şimdi tivi odasında" dedim "anneannem fazla elektrik harcıyordur diye en başta fişe takmıyodu, ama senle konuştuktan sonra takmaya karar verdi, bende haftada en az 1 kere ayarlamak zorunda kalıyorum saati, çünkü elektrikler gidiyor durmadan" dedim "ama nazar değmesin, 1 haftadır elektrikler gitmiyor" diye de ekledim. Vedalaştık kapattık telefonları, oturdum laptop başına.
Dakikalar saatleri kovaladı ve akşam oldu. İnternetin bütün nimetlerinden (facebook ve blogger), Kablolu Televizyonun bütün kanallarından, Ampulün bütün gücünden yararlanarak oturmuş keyif yapıyordum ki, "çikuğğ" diye sesle birlikte elektrikler gitti. Laptop hariç herşey kapandı. Msn'de elektriklerin gittiği an zart diye çökmedi (sebebini sormayın bilmiyorum) ve ben son bir umutla açık olan konuşma penceresine "Elektrikler gitti" yazdım.
Bu olay yıllar önceydi sevgili okurlarım...
Şimdi nasıl mı oluyor?
....İnternetin bütün nimetlerinden (twitter), Kablolu Televizyonun bütün kanallarından, Ampulün bütün gücünden yararlanarak oturmuş keyif yapıyordum ki, "çikuğğ" diye sesle birlikte elektrikler gitti. Laptop hariç herşey kapandı. Bende akıllı telefonumun dokunmatik ekranından twitter'a girip "Elektrikler gitti" yazdım...
Dakikalar saatleri kovaladı ve akşam oldu. İnternetin bütün nimetlerinden (facebook ve blogger), Kablolu Televizyonun bütün kanallarından, Ampulün bütün gücünden yararlanarak oturmuş keyif yapıyordum ki, "çikuğğ" diye sesle birlikte elektrikler gitti. Laptop hariç herşey kapandı. Msn'de elektriklerin gittiği an zart diye çökmedi (sebebini sormayın bilmiyorum) ve ben son bir umutla açık olan konuşma penceresine "Elektrikler gitti" yazdım.
Bu olay yıllar önceydi sevgili okurlarım...
Şimdi nasıl mı oluyor?
....İnternetin bütün nimetlerinden (twitter), Kablolu Televizyonun bütün kanallarından, Ampulün bütün gücünden yararlanarak oturmuş keyif yapıyordum ki, "çikuğğ" diye sesle birlikte elektrikler gitti. Laptop hariç herşey kapandı. Bende akıllı telefonumun dokunmatik ekranından twitter'a girip "Elektrikler gitti" yazdım...
Muhakkak
Şahsen ve bizzat Enis İnan tarafından saat 14:32 yayımlanmıştır
Tekrar yazı yazmaya başlayacağım dedim dedim inanmadınız, bak şimdi n'oldu...?.... he?
9 Ağustos 2011 Salı
4 Ağustos 2011 Perşembe
Zaten aşklar hep yalan dolan
Şahsen ve bizzat Enis İnan tarafından saat 22:55 yayımlanmıştır
Sene 2003 bilemedin 2011. Üstü açık arabamla turluyorum. Turluyorum derken, park yeri arıyorum. Gerçi tahmin edebileceğin üzere arabamın üstü açık değil. Hatta arabam yok ve ben 26 yerine yanlışlıkla 26A ya binmiş, Dikilitaşa çıkacağımı sanarken Fulya'ya doğru gidiyorum. Ben değil otobüs gidiyor, ama bende onla birlikte gidiyorum.
23 Temmuz 2011 Cumartesi
Lengüistik
Şahsen ve bizzat Enis İnan tarafından saat 12:34 yayımlanmıştır
Türkçe vikipedyaya baktım ve ilk defa bu kadar kapsamlı bir konu gördüm. Dil bilimi hakkında baya baya şeyler yazmışlar. Sanki ingilizce vikipedyaya bakıyomuş gibi hissettim kendimi bi an. sonra böle hızlı hızlı aşağıya doğru geldim ama onca şey arasında küfürle ilgili bir şey yoktu.
Tespit: Her ne kadar dilbilimcisi olmasam bile yıllardır sokakta, tribünde, okulda ve daha bir çok çeşitli sosyalleşme ortamlarında şunu öğrendim ki türk insanı uzaktan şahsa küfür edince [isim] [isim] [küfür] [isim] şeklinde ediyor.
Bu yazıyı okuyan bütün Pusat'lardan özür diliyorum. Örnek olarak kullandıydım sadece yoksa severim seni bilirsin.
"Pusaaaat... Pusaaaat... Ananı sikim Pusaaaaat"
Tespit: Her ne kadar dilbilimcisi olmasam bile yıllardır sokakta, tribünde, okulda ve daha bir çok çeşitli sosyalleşme ortamlarında şunu öğrendim ki türk insanı uzaktan şahsa küfür edince [isim] [isim] [küfür] [isim] şeklinde ediyor.
Bu yazıyı okuyan bütün Pusat'lardan özür diliyorum. Örnek olarak kullandıydım sadece yoksa severim seni bilirsin.
22 Temmuz 2011 Cuma
19 Temmuz 2011 Salı
Bavul
Şahsen ve bizzat Enis İnan tarafından saat 22:35 yayımlanmıştır
Başkaları yüzünden yaşadığım gerginlik ömrümden ömür aldı benim. "Ne gibi" diyorsun şu an. "Hemen açıklayayım..." Geçengün metrobüse bindim Şirinevlerden. O da ne, 2 genç (bikızbierkek) Bavullarıyla yanımda dikiliyorlardı. Götüm götüm uzaklaştım aynı kapıya denk gelmeyeyim onlarla diye. Çünkü bunun beni çok gereceğini biliyordum.
İş çıkış saatine de denk geldiğinden "ulan ben bile nasıl bineceğimi burda düşünüyorum adam kız arkadaşını almış utanmadan bavullarla binmeyi planlıyor." diye iç geçirirken metrosbüs geldi. Nasıl gaza geldiysem artık o kadar uzaklaşmışım ki o ikiliden metrobüsün durduğu noktaya 10-15 adım uzaklıktaydım. Boşluğu gözlerimle kestim ve ön kapıdan binerek durma ve tutunma yeri olarak iyi bi yer seçmeye çalıştım. Bavullular da binmiş miydi bilmiyordum. Zaten artık pek de önemi yoktu. Ben kendimi kurtarmış, 27 dakika ve 18 durak sürecek maraton için iyice durduğum yere odaklanmıştım. İncirli, Zeytinburnu, Cevizlibağ derken iyice kapasitesi zorlanıyordu metrobüsün. Edirnekapı durağında bir çok kişinin inip 34A'ya (yani karşıya.. söğütlüçeşmeye.. he işte fener stadının oraya) aktarma yapacağını bildiğimden içimden boogie boogie dansı yapıyordum. O esna da iphone'umdan her ne kadar "Bayhan - Seninle olmak var ya" çalsa da "bize de bir gün oturacak yer düşer düşer inşallah" diye içimden bambaşka nağmeler, bambaşka şarkılar mırıldanıyordum. "Sanki otobüs komple boşalacak bi sen bi de şöför başbaşa kalacaksınız annakoyin" diyenler azınlıktadır eminim. O anı yaşayanlar bilirler ki Edirnekapı da inen 30 kişinin hayatları boyunca dünyaya yapacakları tek iyilik bu olacaktır. (bu noktada bölüp şunu söylemek lazım: tam tersi istikamette Edirnekapı durağında binen 60 kişi yüzünden felç tehlikesi geçiren kişilere ise acil şifalar diliyorum)
Edirnekapı durağına geldiğimizde inenlerin sayısı ortalamanında üstünde olunca ben iyice coştum. Öyle coştum ki ayakta durmalık o kadar yer açılınca oturcak yerleri başkalarına vererek kendimi gere gere 2. kapının ordaki geniş ayakta durma yerine kendimi sabitledim. Ama coşkum uzun sürmedi. Önümü dönmemle birlikte hemen ayağımın dibinde duran 3 bavulu fark etmem beni adeta yıktı. Artık ben dahil herkes yerini bellemişti. Ordan uzaklaşıp ortadaki hortumun oraya gidip kendi yerini bellemiş birini rahatsız etmek olmazdı. 2 seçeneğim vardı. Ya Zincirlikuyuya kadar o bavulların devrilmemesi için dua edeceğim. Ya da inip bir sonraki metrobüse bineceğim. Biraz düşündükten sonra zincirlikuyuya kadar kastırmaya karar verdim. Bavullar devrilcek gibi olurlarsaydı da inerdim. Bavulun sahibi lavuk ve yanındaki kız 4lü koltuğa yayılmış metrobüs gibi bir toplu taşıt aracında romantizmden romantizm beğenirken, onların gerizekalılığının stresini ben çekiyordum. "Ulan dangalaklar, ulan andavallar, Şu bavulları yatırmayı bi öğrenemediniz amına koyim. Lan bunun altı tekerlekli ve sen öyle dimdik koyuyon bunu buraya, hayır hayatım boyunca fizikle de pek ilgilenmene gerek yok ki, bende ilgilenmedim, ama az biraz kafası çalışan her insan o bavulların gaz ve fren anında uzay yörüngesinde takılan uzay istasyonlarının içinde sabitlenmemiş eşyalar gibi uçuşacağını bilir. şunu neden adam gibi yere yatırmıyosun lan" diye sanki eleman karşımdaymışcasına hayal edip içimdekileri yine içime döktüm.
6-7 durak kalmıştı ama ben artık stresten gebermek üzereydim. O bavullar devrilirse kaldırma zorunluluğu en yakın olan kişi olarak sanki bana aitmiş gibi hissediyordum. Arada bir kendimce herkese atarlandım. "Banane lan devrilirse de devrilir hiç kimse kusura bakmasın kimseye yardım etmem" dedim ama yine de içimdeki endişeden kurtulamıyordum. Mecidiyeköye geldiğimizde umutlarım tükenmişti. Onlar da benim gibi ilk ve son durak olan Zincirlikuyuya gideceklerdi. Bana tek duraklık rahatlığı bile hor görmüşlerdi. Ama artık bitmek üzereydi bu işkence ve ben Barcelona karşısında 89. dakikaya 0-0lık eşitlikle giren Levante gibiydim. Doldur boşaltlardan artık bitkin düşmüştüm ama buraya kadar getirip son dakika golü yemek 5-0 lık mağlubiyetten daha çok koyacaktı. Tam aklımdan bunlar geçerken artık olmayan Ali Sami Yen'in yanından geçtik ve yine hüzünlendim. Bir tek itfaiye kapısı durduğundan oraya baktım uzaklaşana kadar. Tam Zincirlikuyu durağına varmıştık ki o tümseğe hızlı giren şöför yüzünden bavullar biraz sarsıldı. Ama yıkılmamışlardı. Panikledim. Tamamiyle bavullara odaklanmış bir şekilde kaskatı duruyordum oracıkta. Yeni yola çıkan başka bir metrobüse yol vermek için durmuştuk. Sonra tekrar gaza basınca bir kez daha sarsıldı bavullar. "N'olur düşme lan n'olur" diye yalvarıyordum adeta. Sağa doğru viraja girince tekrar toparlar gibi oldu ama sonra tekrar sağa dönüp yokuş aşağıya yardırınca bavullar dayanamayıp kendilerini yere bıraktılar. Arkasında bavulların devrildiğini anlayan eleman kafasını çevirip arkasını döndü. Tam o esnada metrobüs durmuş ve kapılarını açmıştı. Elemanla gözgöze geldik. Yardım bekler gibiydi. Ben ise vapur iskeleye yanaşmadan artislik olsun diye atlayan ve sonra "çok acelem var ya ondan atladım" imajı vermek için çıkışa doğru koşmaya başlayan biri gibi metrobüsten inip Sabah binasına kadar koştum.
İş çıkış saatine de denk geldiğinden "ulan ben bile nasıl bineceğimi burda düşünüyorum adam kız arkadaşını almış utanmadan bavullarla binmeyi planlıyor." diye iç geçirirken metrosbüs geldi. Nasıl gaza geldiysem artık o kadar uzaklaşmışım ki o ikiliden metrobüsün durduğu noktaya 10-15 adım uzaklıktaydım. Boşluğu gözlerimle kestim ve ön kapıdan binerek durma ve tutunma yeri olarak iyi bi yer seçmeye çalıştım. Bavullular da binmiş miydi bilmiyordum. Zaten artık pek de önemi yoktu. Ben kendimi kurtarmış, 27 dakika ve 18 durak sürecek maraton için iyice durduğum yere odaklanmıştım. İncirli, Zeytinburnu, Cevizlibağ derken iyice kapasitesi zorlanıyordu metrobüsün. Edirnekapı durağında bir çok kişinin inip 34A'ya (yani karşıya.. söğütlüçeşmeye.. he işte fener stadının oraya) aktarma yapacağını bildiğimden içimden boogie boogie dansı yapıyordum. O esna da iphone'umdan her ne kadar "Bayhan - Seninle olmak var ya" çalsa da "bize de bir gün oturacak yer düşer düşer inşallah" diye içimden bambaşka nağmeler, bambaşka şarkılar mırıldanıyordum. "Sanki otobüs komple boşalacak bi sen bi de şöför başbaşa kalacaksınız annakoyin" diyenler azınlıktadır eminim. O anı yaşayanlar bilirler ki Edirnekapı da inen 30 kişinin hayatları boyunca dünyaya yapacakları tek iyilik bu olacaktır. (bu noktada bölüp şunu söylemek lazım: tam tersi istikamette Edirnekapı durağında binen 60 kişi yüzünden felç tehlikesi geçiren kişilere ise acil şifalar diliyorum)
Edirnekapı durağına geldiğimizde inenlerin sayısı ortalamanında üstünde olunca ben iyice coştum. Öyle coştum ki ayakta durmalık o kadar yer açılınca oturcak yerleri başkalarına vererek kendimi gere gere 2. kapının ordaki geniş ayakta durma yerine kendimi sabitledim. Ama coşkum uzun sürmedi. Önümü dönmemle birlikte hemen ayağımın dibinde duran 3 bavulu fark etmem beni adeta yıktı. Artık ben dahil herkes yerini bellemişti. Ordan uzaklaşıp ortadaki hortumun oraya gidip kendi yerini bellemiş birini rahatsız etmek olmazdı. 2 seçeneğim vardı. Ya Zincirlikuyuya kadar o bavulların devrilmemesi için dua edeceğim. Ya da inip bir sonraki metrobüse bineceğim. Biraz düşündükten sonra zincirlikuyuya kadar kastırmaya karar verdim. Bavullar devrilcek gibi olurlarsaydı da inerdim. Bavulun sahibi lavuk ve yanındaki kız 4lü koltuğa yayılmış metrobüs gibi bir toplu taşıt aracında romantizmden romantizm beğenirken, onların gerizekalılığının stresini ben çekiyordum. "Ulan dangalaklar, ulan andavallar, Şu bavulları yatırmayı bi öğrenemediniz amına koyim. Lan bunun altı tekerlekli ve sen öyle dimdik koyuyon bunu buraya, hayır hayatım boyunca fizikle de pek ilgilenmene gerek yok ki, bende ilgilenmedim, ama az biraz kafası çalışan her insan o bavulların gaz ve fren anında uzay yörüngesinde takılan uzay istasyonlarının içinde sabitlenmemiş eşyalar gibi uçuşacağını bilir. şunu neden adam gibi yere yatırmıyosun lan" diye sanki eleman karşımdaymışcasına hayal edip içimdekileri yine içime döktüm.
6-7 durak kalmıştı ama ben artık stresten gebermek üzereydim. O bavullar devrilirse kaldırma zorunluluğu en yakın olan kişi olarak sanki bana aitmiş gibi hissediyordum. Arada bir kendimce herkese atarlandım. "Banane lan devrilirse de devrilir hiç kimse kusura bakmasın kimseye yardım etmem" dedim ama yine de içimdeki endişeden kurtulamıyordum. Mecidiyeköye geldiğimizde umutlarım tükenmişti. Onlar da benim gibi ilk ve son durak olan Zincirlikuyuya gideceklerdi. Bana tek duraklık rahatlığı bile hor görmüşlerdi. Ama artık bitmek üzereydi bu işkence ve ben Barcelona karşısında 89. dakikaya 0-0lık eşitlikle giren Levante gibiydim. Doldur boşaltlardan artık bitkin düşmüştüm ama buraya kadar getirip son dakika golü yemek 5-0 lık mağlubiyetten daha çok koyacaktı. Tam aklımdan bunlar geçerken artık olmayan Ali Sami Yen'in yanından geçtik ve yine hüzünlendim. Bir tek itfaiye kapısı durduğundan oraya baktım uzaklaşana kadar. Tam Zincirlikuyu durağına varmıştık ki o tümseğe hızlı giren şöför yüzünden bavullar biraz sarsıldı. Ama yıkılmamışlardı. Panikledim. Tamamiyle bavullara odaklanmış bir şekilde kaskatı duruyordum oracıkta. Yeni yola çıkan başka bir metrobüse yol vermek için durmuştuk. Sonra tekrar gaza basınca bir kez daha sarsıldı bavullar. "N'olur düşme lan n'olur" diye yalvarıyordum adeta. Sağa doğru viraja girince tekrar toparlar gibi oldu ama sonra tekrar sağa dönüp yokuş aşağıya yardırınca bavullar dayanamayıp kendilerini yere bıraktılar. Arkasında bavulların devrildiğini anlayan eleman kafasını çevirip arkasını döndü. Tam o esnada metrobüs durmuş ve kapılarını açmıştı. Elemanla gözgöze geldik. Yardım bekler gibiydi. Ben ise vapur iskeleye yanaşmadan artislik olsun diye atlayan ve sonra "çok acelem var ya ondan atladım" imajı vermek için çıkışa doğru koşmaya başlayan biri gibi metrobüsten inip Sabah binasına kadar koştum.
25 Haziran 2011 Cumartesi
En son
Şahsen ve bizzat Enis İnan tarafından saat 00:45 yayımlanmıştır
Şubatta bişeyler karalamışım buraya. Böyle baya bi sıkıntı falan var ya. Neyse o günler 77 takipçim vardı. Yazmayı bırakınca takipçi sayısı artmış blogun. Duygulandım. Hani şarkıcı ölür sonra albümü deli satar ya. Bende ölü taklidi yaptım blogum deli prim yapmış. Yazmaya karar verdim mi bilmiyorum. Ama yazıcam galba yine ya. Bakın böyle arada sırada.
18 Şubat 2011 Cuma
10 Ocak 2011 Pazartesi
11.01.
Şahsen ve bizzat Enis İnan tarafından saat 23:23 yayımlanmıştır
1 saat kalmış günün atmasına, tarihlerin yine 11 ocağı göstermesine.
Ne önemi var ki? Yarın Ali Sami Yen'de ki son maç... Benim gibi bir çok insan gençliğini yarın o stada gömecek ve bir daha yaşamayacak.
4 bilemedin 5 yaşındaydım ilk o stada gittiğimde. Biletler o zaman maçtan önce gireceğin tribünün kapısında satışa çıkıyordu, bi nevi bileti alıp direkt içeri giriyordun. "tam sıra bize geldiğinde bilet bitiyomuş ıhıhıhı" diye espri yapmıştı Babam. Psikolojim o gün bozuldu işte. Stada giremeyeceğim kokrusuyla bekledim Yeni açığın o bitmek bilmeyen kuyruğunda. Neyseki korktuğum başıma gelmemişti de girebilmiştik Ali Sami Yen Stadına.
O zamanlar koltuk moltuk yoktu tabi. Maç Gençlerbirliği maçıydı. Yağmur yağıyordu, Babamda beni ara ara omuzlarına alıyordu. Kendisi yağmurdan korunuyor, bense sahayı değil stadı dolduran taraftarların tezahüratlarını dinliyordum.
Aradan 18 yıl geçmiş. Koltuklara, maçtan günler önce çıkan biletlere, kombinelere, her sene değişen düzene alışmış herkes farkında olmadan. Yeni stada da alışacağız elbet ama ömrünün bir parçasını insan göz göre göre teslim etmek istemiyor işte.
Geçen sene bugün gibi kim diyebilirdi ki bir insan topluluğu yarın en zor günlerinden birini yaşayacak diye? Geçen sene bugün gibi.......
Ne önemi var ki? Yarın Ali Sami Yen'de ki son maç... Benim gibi bir çok insan gençliğini yarın o stada gömecek ve bir daha yaşamayacak.
4 bilemedin 5 yaşındaydım ilk o stada gittiğimde. Biletler o zaman maçtan önce gireceğin tribünün kapısında satışa çıkıyordu, bi nevi bileti alıp direkt içeri giriyordun. "tam sıra bize geldiğinde bilet bitiyomuş ıhıhıhı" diye espri yapmıştı Babam. Psikolojim o gün bozuldu işte. Stada giremeyeceğim kokrusuyla bekledim Yeni açığın o bitmek bilmeyen kuyruğunda. Neyseki korktuğum başıma gelmemişti de girebilmiştik Ali Sami Yen Stadına.
O zamanlar koltuk moltuk yoktu tabi. Maç Gençlerbirliği maçıydı. Yağmur yağıyordu, Babamda beni ara ara omuzlarına alıyordu. Kendisi yağmurdan korunuyor, bense sahayı değil stadı dolduran taraftarların tezahüratlarını dinliyordum.
Aradan 18 yıl geçmiş. Koltuklara, maçtan günler önce çıkan biletlere, kombinelere, her sene değişen düzene alışmış herkes farkında olmadan. Yeni stada da alışacağız elbet ama ömrünün bir parçasını insan göz göre göre teslim etmek istemiyor işte.
Geçen sene bugün gibi kim diyebilirdi ki bir insan topluluğu yarın en zor günlerinden birini yaşayacak diye? Geçen sene bugün gibi.......
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










