31 Mayıs 2008 Cumartesi
İstanbulliyem
Film'lerde ki gibi evinin yolunu tuttum. gittim evinde kimse yok oturdum kapısının önüne. güvenlikçi geldi "hayırdır" dedi "abi bele bele" diye anlattım ona. çok aşık olduğumu söyledim. "abi çok seviyorum" dedim. kafasını öne doğru eğerek bir sigara yaktı. sanırsam o da aşkı yaşamıştı. "noldu abi" dedim. "bizim köy'de bir kız vardı çok eskiden o aklıma geldi" dedi. yanına doğru gidip omuzuna yavaşça vurdum "anlat be abi" dedim. oturduk kaldırıma ve anlatmaya başladı. "adı Kezban'dı, çok güzeldi, simsiyah ve upuzun saçları vardı, hep toplardı saçlarını, ve yeşil yeşil gözleri vardı. çok seviyorduk birbirimizi. frşşş frrşşş" diye ufaktan o kötü günleri anımsayıp gülümsemeye başladı. "abi peki ya sonra" diye sordum. "sonracığıma kardeş, onun babası bizi el ele tutuşurken yakaladı" dedi "ee ne var bunda beyav" dedim ve ufaktan geri kalmış babalara isyanımı dile getirmek istedim "aaa öyle deme" dedi "el ele tutuşmak bizim köyde cinayet sebebidir" dedi. "hadi yav. sen nerelisinki abi" dedim "istanbulliyem" dedi. anlamadım. "ama aslında el ele tutuşmuyorduk biliyor musun. o eşşoğlueşşek abisinin bana borcu vardı, kardeşiyle göndermiş o da parayı tam bana uzatırken babası gördü ve beni kovaladı" dedi. iyice şaşırdım. hiç bir anlamı olmayan ama karşısındakine "devam etsene lan" gibisinden bir his bırakan o sihirli 'e' harflerini arka arkaya dizip "eeeeeeeeeeee" diye konuşmasını teşvik ettim. anlattı "işte sonra kardeşim, ben askere gittim, döndüm, bi baktım ki olan olmuş" "hadi ya evlenmiş mi sen yokken" dedim "hayır hayır ufacık bi ameliyatla malafat taktırmış göğüslerini aldırmış erkek hormonları içmeye başlamış sakalları çıksın diye" dedi. "oha" dedim. inanamadım. şaşkınlıkla dinliyordum sitenin güvenliğinden sorumlu abiyi. "peki ya sen naptın bunun üzerine" dedim. "ne yapayım be kardeşim, ipne oldum, hollandaya gittim ve evlendik kezban'la" dedi. bir şok daha yaşadım. ne anlatıyordu bu adam bana. ciddi miydi? eğer doğruysa bu zamanın show tv ana haberlerine rahat konu olurdu diye düşündüm, ve o abi'den tiksinmeye başladı. ama aşk böyle bişey heralde dedim kendi kendime. muhabbet yüzünden zaten saatler geçip gitmişti. hava kararmıştı, ve sevdiceğim hala ortalıkta yoktu. bir kez daha arayayım şunu dedim aradım. meşgule bağladı. "gördün mü abi ne yaptıysam ben buna açmıyor telefonunu" dedim. "kız milleti" diye mırıldandı. hak verdim, dirseklerimi dizim yasladım ellerimle de çenemden tutup oturdum öylecene.
Saatler geçmişti, sevgilim hala yoktu derken uzaktan birisini gördüm, yürüyüşü sevgilimi andırıyordu. yaklaştı, daha da yaklaştı. ayağa kalktım. ve bir anda "hııııı babaaaa" diye bir ses duydum sevgilimden. "ne babası yav" diye sordum ve güvenlikçi abiye baktım. eline sopa almış pis pis bana bakıyordu. o an anladım ki güvenlikçi abi sevdiceğimin babasıymış. kaçmaya başladım. neden bilmiyorum ama korktum. oysaki saatlerce konuşmuş, artık kanka olmuştuk, gerçi anlattığı herşey yalan gibiydi, ama yine de saatlerce beraber oturmuştuk. bana her konuda hak veren adam niye birden böyle olmuştu diye sordum kendi kendime, ama yine de topuklarım götüme çarpa çarpa koştum. güvenlikçi abi de peşimden koştu "dur lan pezevenk, dur s.kmiyim belanı. dursana lan it" diye arkamdan bağırsa da hiç bir şekilde durmadım.
güvenlikçinin anlattıkları büyük ihtimal yalandı fakat tek bir şeyi doğru söylemişse de o da "istanbulliyem" kelimesiydi.
Anket
kullanın lütfen bee
30 Mayıs 2008 Cuma
Koltuk altı
Süpersonik şarkı sözleri
"Belki de Şarjın bittiRakı. Balık. Kenan. Bu şarkı. Hüzün. Sevgiliyi düşünmece. Gelen söz. Herkesin birbirine bakışı. Gülmek. Eğlenmek. Kibariyeyi açıp oynamak.
Ya da biz bittik..."
Yeni Televizyon
To my lonely and beautiful country, which I love passionately...

Biraz geç oldu ama malumunuz tatildeydim felan şimdi yazabiliyorum. aslında yazacak pek çok şey yok. Helal olsun ve Teşekkürler Nuri Bilge Ceylan diyip geçiyorum.
Uykusuz'un ilk sayılarında Yiğit Özgür'ün "Ben Olsam" diye bir eki vardı. son sayılarında yok ama burda Ben olsam şunu derdim....
"Koydummm çocuuuuuu"
ve tabiki kimse ziklemezdi
bu arada internet sitesinin de reklamını yapalım Nuri Bilge Ceylanın. çok güzel fotoğraflar var çünkü -> http://www.nuribilgeceylan.com/
Diego Buonanotte
Bu adam ilerde süper topçu olcak. süper topçu zaten. river plate de oynuyo anasını satim. o yüzden şimdiden formasını almak istiyorum ki ilerde süper ünlü bi topçu olursa ben en eski formasıyla hava atarım. paraya sıkışınca da 1000 euro ya satarım.var mı bana formasını gönderebilcek bir babayiğit? (ayrıca Galatasaraya gelecek dedikoduları var. gelirse sevinçten kendimi s.kerim)
29 Mayıs 2008 Perşembe
Enis Mcİnan'ın İstanbul maceraları
İlk defa ne yapacağımı bilmeden uyandım. nerde uyandığımı da bi an anlamadım zaten. 14 sularında uyandım zaten. onda da yattığım yer salon olduğundan ev halkının gürültüsü yüzünden uyandım. yengem "sessiz olun bırakın uyusun" dedikçe Doğukan ve kuzenim Hasan inat olsun diye sanki daha çok gürültü çıkarıyorlardı. ben uyuyor rolü yaptıkça o ipneler beni illa uyandırmaya çalışıyorlardı. en sonunda yeni uyanmış gibi önümü döndüm ve "ıeahhhhh ıeaahhhh" diye gerildim. bi baktım doğukan ve hasan gülmeye başladılar. anlamadım neden. acaba üstüme bok falan mı bulaştı dedim kendi kendime. göğüsüme omuzlarıma baktım bir şey yoktu. hasan ve doğukan pipime bakıp gülüyorlardı. meğersem boxerimin arasından pipim gözüküyomuş. evet öyle dal taşak ortada uyanmıştım.
sonra gittim tuvalete, sıçtım, elimi yüzümü yıkayıp kahvaltı masasına oturdum. ben otururken doğukanlar kalkıyordu. kendi başıma afiyetle art'a kalan zeytinleri peynirleri hüplettim mideye.
o sırada hasan sıçmaya gitmişti. doğukanla piçlik olsun diye fotoğraf makinasını aldık ve o sıçarken onun fotoğrafını çekmek istedik. kapıyı tıklatıp az aç bişey alcaz dedik açtı. tam çekecekken anladı ve kapıya yüklendi. o güzel anlardan geriye kalan sadece bir bok anlaşılmayan bir fotoğraf.
12. Gün:
Gökmen arkadaşımın doğumgünü vardı. Emirgana gittim. karşıladı beni. Pasta falan yedik. ben çay içtim bide. sonra çayın parasını ödemeden kalkıp eve gittim. otobüste Favorileri benden, hatta Ersin Karabuluttan bile daha uzun ve geniş bi kız gördüm. gülmem geldi. güldüm de kendi kendime. resmen yanaklarından saç veya sakal artık kızlarda ne deniyosa ondan çıkıyordu. telefonuma unutmayayım bu hadiseyi buraya mutlaka yazayım diye "favorileri senden uzun kız mehmeh" gibisinden bir not düşmüştüm. fakat okumama gerek kalmadı. o sahne hala aklımda. ehehehe elvis mezarında ters dönmüştür o favorileri görünce. (not: fotoğrafını çekemedim)
14. Gün:
Tüm gün evde oturdum.
18. Gün:
Evren'le buluştum. sağolsun cebimden bir kuruş çıkardıtmadı.
19. Gün:
Sevdiceğimi görmek için cevahirin yolunu tuttum. son günümdü. son akşamım. buluştuk. ve yine taksime gittik. istanbulda başka yer yokmuş gibi hep taksime gittik. seviyorum taksimi de yeter artık. yine nargile içmeye gittik. ve yine o çingeneyi gördük. 1 mendil satıcan alt tarafı niye bu kadar ısrar ediyosun teyze diye haykırmak istedim. ama anlamayacaktı ondan sustum. sağol teyzecim sağol teyzecim dedim hep.
Gül satan adam geldi. gül alayım dedim. hediye ederim belki bir taneme dedim. "kaça" dedim "gönlünden ne kopuyosa" dedi. 50 kuruş buldum verdim "bu ne la" dedi sert bir biçimde. "gönlümden bu kopuyor" dedim. gülü geri aldı paramı geri verdi. ve gitti. rezil oldum. rezil ve rüsva oldum. "Allah belanı versin o güllerin dikenleri g.tüne girsin pezemenk" diye içimden çok pis küfürler savurdum. ama sevdiceğime şirin gözükmeye çalıştım. sanırım pek tınlamadı. giderken öptü sağ yanağımdan. sağ yanağımı hala yıkamadım etkisi geçmesin diye.
Yeni Tema
28 Mayıs 2008 Çarşamba
Enis Mcİnan'ın İstanbul maceraları
"Sana kavuştum sonunda sevdiceğim, bunca salise, saniye, dakika, saat, gün, hafta ve ay sonra sana kavuştum sonunda. Nasıl da özlemişim seni, nasıl da güzelleşmişin. Hayır bitanem, eskiden çirkindin demek istemiyorum. hep güzeldin, şimdi daha da güzelsin. evet çok hemde." diyesim geldi, demedim. yazarak içimi dökerim dedim. tuttum sıktım yanağını. "oy oy oy" diyip dişlerimi birbirine vurarak çok sevdiğimi gösterdim ona. "napıyosun be" dedi "seviyorum" dedim. çimcikledi. "aaeaeehh napıon bea" diyip isyanımı dile getirdim "bende sevdim" dedi.
3. gün:
Maç günüydü. Baya bi süre sonra yine Ali Sami Yen Stadına adımımı atacaktım. Maçtan önce arkadaşlarla içtik. biraları ben aldım. onlar içti. bende içtim ama keşke başkası alsaydı daha güzel olurdu diye içimden geçirdim. ama olan oldu ondan için dedim, içtiler. Sonra tribünlere girdik. maç başladı. güldük, güldük, sigara bitti, sigarası olan var mı diye bağırdık, 5 keko birden sigara uzattı, yaşasın "black cool" (Vincenzo'ya selamlar). Ciğerler ters döndü. Şampiyon olduk. sahaya indik. numaralıya çıkıp "çıkın lan sahadan" diye milleti azarladık. numaralı şekli gol sevinci taklidi yaptık. yengeç dansı yaptık. dışarı çıktık. taksime gittik. nevizadeye gittik. içtik içtik içtik. garsona dayılandım. yan masadaki çocuğa çattım. dışarı çıktık içtik. rakı bulduk içtik. kafayı fena bulduk. eve döndük. taksiden ayakları yere basamadığı için balıklama dışarı atladı arkadaşım şarbon. "öğğğğ" dedi. kustu. önce sokağa sonra yorgana. topladım yattım. sabah uyandım 4. gün olmuştu.
5. gün:Çırak'la buluştum. bu sefer farklı yerlerde beklemiyorduk. nerde buluştuk ki biz? evet hatırladım beşiktaşta vapurdan indi geldi yanıma. "niye burda duruyosun lan" dedi. "burası gölgelik yer" dedim "hay ağzına hisslehissle" diyip güldü bende güldüm.
yürüdük ve Beşiktaşta ki mekdanıldsa girip yemek yedik. fotoğraf çektim. bi çocuk vardı. onu en çok onu çektim. sonra kızların da fotoğraflarını çektim. "çekmesene lan" dedi çırak. vurdum ona. sustu. uykusuz dergilerimi ve Umut Sarıkaya'nın kitabını getirmiş. sağolsun. çok sevindim. gözlerim doldu. o kadar sevindim ki tatil sırasında tüm uykusuzları komple okudum. dönerken uçakta da kitabı okuyup bitirdim. sonra taksime çıktık. ersin karabulut yoktu ondan beşiktaşa geri döndük. Taksime harbiden çıktık mı hatırlamıyorum da Taksim - Beşiktaş minibüsüne binmişiz.
Kerem ve Özgürle buluştum. Kadıköyde. Kerem geç geldi, bekledim onu. eşşoğlueşşek. niye bekletiyosa beni. ama geldi sonra. reksin orda buluştuk. "napalım" dedim. "playstationa gidelim" dedi. "tamam" dedim. gittik 2 saat Winning eleven oynadık. hemde Playstation 3. kafam allak bullak oldu. 3. kattan aşağıya nasıl indiğimi hatırlamıyorum. bir de 10 milyon hesap ödedik. şerefsizler. sonra özgür katıldı bize. biyerlere yürüdük. Anal cümbüş yazıyodu duvarda. orda fotoğraf felan çekindik. eğlendik baya. sonra da bişeyler yaptık ama naptık bilmiyorum.
Not: Evet çırakçığım, biliyorum istiklalde yürüdük, gsstore a girdik, ve sana hediye aldım. unutmadım unutmicam corc buş'un hanuna koyucam
27 Mayıs 2008 Salı
Şit
Mutsuzluk...
14 Mayıs 2008 Çarşamba
Haydi İstanbul'a gidek volüm 2
Biletimi bir kaç gün evvel aldığımdan biletler eve değil havaalanına gitmişti. Elektronik postayla gelen haberde ise havaalanında biletlerimin hazır bulunacağı söylenmişti. Söyledikleri gibi havaalanına gittim, ama havaalanı eşşek ziki kadar kocaman. Modul c yazmışlar maile, ben b ye gitmişim, sora sora bağdat bulunur ya, az daha yol katetsem bağdata varacağıma inanmaya başlamıştım, sonunda aklı selim bir security beni doğru yönlendirdi, C’den gittim biletimi aldım ve bana “Enis bey, gate B17 den gireceksiniz” dediler, bende “Gate 7 bence çok iyi tribün, B17 kimin? O da mı yunan takımının tribünü?” dedim. Meğersem beni tekrar B ye göndermeye çalışyomuş yer hostesi. Zaten boşuna yer hostesi değil, salak suratlı salak. Tekrar 17.6 kg’luk bavulumla, ve 5er kiloluk 2 el çantamla B’ye doğru yürümeye başladım. Süründüğüm Deodorantın etkisi geçmeye başlamıştı, oysaki reklamlar da deodarantı sıkıp 24 saat anti-ter garantisi veriyorlardı. Gerçi koltuk altım pek terlememişti. Sırtımdan kıçıma kadar baya terlemiştim, ders oldu bana, bundan böyle göte de deodorant sürülecek.
Sonunda B’ye vardım. Verdim bavulumu. Ve pasaport kontrolüne yöneldim. Heleşükür bavulun ağırlığından kurtulmuştum. Gerçi tekerlekli bavul. Fakat sürüklemesi bile bi dert. Paso topuklarıma çarpıyor. Pasaport kontrolünde ki memur fotoğrafla karşılaştırmak için tip tip suratıma bakması yetmiyomuş gibi, bu sana benzemiyor demesi beni güldürdü. Çünkü aradaki tek fark o günler dudağımın üstünde ufacık bi sivilce. Belki büyük. Ama sadece o yani. Hatta traş bile oldum yani, fotoğrafa tıpa tıp desem yeridir. İyi geç dedi. İyi geçtim. Çantamı o kontrol bantına koyup içeriğini kontrol eden lavuğa bi göz işaretiyle “çaktırma” dedim. Anlamadı. Zaten anlasa şaşardım. Ama içinde bomba yoktu. Keşke göz işaretimi ciddiye alıp ufak çaplı bi olay olsaydı. Ne komik olurdu diye içimden geçirirken dit dit etti arasından geçtiğim kapa kasası. Meğer kemerimi çıkarmayı unutmuşum her zamanki gibi. Tekrar dön. Kemeri çıkar ve x ray dedikleri aletten tekrar geç. Tabi yine öttü. “kollarını aç” dedi sikuriti. Bre mına koduğumun çocuğu. Ben senin anana bacaklarını aç diye emir veriyo muyum? Rica etsen olmuyo mu eşşoğlu eşşek diyesim geldi. Demedim tabiki.
Elindeki pingpong sopasına benzeyen aleti orama burama sürdü. Bi ara götümün ordan geçerken ditledi alet. Güldüm. Heralde demir sıçacam birazdan diye espri yapasım geldi, ama adamlarda ki tip beni iyice korkutmuştu bi kere. Aldım çantamı kemerimi. Ve tuvaletin yolunu tuttum. Bu kadar olaydan sonra işememek olmaz diye düşündüm. Tuvaletin orda kola makinası. Kola 2.70. yuh ağzınıza sıçim. El insaf. Zaten bilete tüm malvarlığımı bayıldım. Bi de kolaya 2.70 ödedim. Ytl olaraktan 5.38 diyebiliriz. Bildiğin pet şişe.
İçtim 2 dakka da.
Tu bi kontinuy
Haydi İstanbul'a gidek
Saat 18:37 trenine binip münih yolunu tuttum. Tren bi acaipti, italya dan geldiği için bi nevi akdeniz kültürünü kaybetmemişliğinin kokusu ve güvensiz görünmesi, diğer yandan Avrupa’ya dahil olmanın verdiği konfor.
Trenitalia diyomuş italyanlar trenlerine, Türkiye de ki trenlerin adı ne bilmiyorum bile. Trentürk olabilir mi?
Alışmamış götte don durmaz der babam hep, 2 sene boyunca neredeyse her haftasonu bindiğim trende alışmışım priz’e, klimaya. Priz yok, doğal olarak laptop’u kullanmak ta imkansız. Klima ve kalorifer var. Daha doğrusu üfürüklü sistem var. Sıcak veya soğuk hava üfürüyor. Soğuk olmasını isteyince soğuk hava üfürüyo dışardan, sıcağa çevirince de soğuk. Allahtan yaz dönemine denk geldim. Gıçım donabilirdi. Tren 30 yıl önceki ultras filminde ki trene tıpatıp benziyor. Bi an roma holiganları gibi camdan dışarı sarkıp “lazio merda” diye bağırıyomuş gibi oldum. Fakat lazio’ya niye küfür ediyorum ben yau diye sorguladığımda hemen susup “juve merda” diye devam ettim. Sonra yoruldum ve uyudum.
Polis geldi kimliğimi sorguladı. Daha türkiyeye gitmeden kimlik kontrollerine alıştırmaları beni bi hayli duygulandırdı. Olası bi kimliksizlikte n’olacağını görmemi tekrar sağladılar.
Münih Ost yani Münih doğu istasyonunda indim. Sanki farklı bi ülkeye gelmişim gibiydi, aslında farklı bi ülkeye gelmiştim, ama yine de garip bi duygu oluştu içimde. İnsanlar baya komik, avusturya’da ki vatandaş gibi değiller, aslında öyleler, ama yine de değiller. Görmek lazım anlamak için.
Korktum. Baya bi tırstım hatta Alman halkından. Gençlerinden. Her an bana karşı ırkçı bi saldırı düzenlenebilir diye gözlerim fıldır fıldır oraya buraya dönmeye başladı. Dikkat ediyordum. Ben havaalanına giden metroyu beklerken başka bi metro geldi. Farklı bi yöne giden. 4 kişi indi. Çok enteresan görüntüler yaşadım o an. Fotoğraflarını çekecektim fakat bellerindeki cop’tan korktum. DB Security yazıyordu sırtlarında. Ama polis üniformasına benziyodu. Bildiğin sikuriti aslında. Ama cop biber gazı kelepçe ne arar bu adamlarda?
Silah yoktu. O yüzden polis değil sikuriti herhalde. Ama hayatımda bir polisi bile ben polisim diye havalı havalı yürüdüğünü bağırarak güldüğünü görmemişken böyle tiplerle karşılaşmak heyecan vericiydi şahsen. trenden indikten sonra sümüğünü burnundan hırrt diye çekip etrafa sert sert bakıp çakma polisliklerini konuşturan, asla polis olamayacak hasta ruhlu sikuriti bunlar. Anca bilet kontrolü yaparsınız lan siz diyerek burdan isyan etmek istiyorum DB ye. DB bu arada Trenitalia gibi almanların trenlerinin adı, açılımı Die Bahn, yani The Tren.
Derken metro geldi, aslında S-Bahn bunların adı, yani H-Tren. Yani Hızlı Tren. Schnell Bahn. Fast.
Bindim, ve havaalanına doğru yola tekrar koyuldum. Etraf aynı avusturya gibi, inekler ve kuzular otluyo, atlar ve su aygırları deli gibi ordan oraya koşuyor, domuzlarda çamur içinde yüzüp bazı ileri zekalı insanların sağlık açısından yaptığı çamur banyosunun en natürel halini yapıyorlardı.
Hayvanat bahçesi gibiydi. Gübre den midir, At bokundan mıdır bilemicem, bi Englsching ve İsmaning arası iyice bok kokmaya başladı trenin içi, belki Alman halkının kokusuydu bu. Bilemiyeceğim.
Ben o sırada mp3 çalarımda Arap şükrü’yü açmış son ses “Beni bu şehir boğuyoooor” diye haykırışını dinliyordum.
Tu bi kontinyu
10 Mayıs 2008 Cumartesi
Çim biçmek
Saat 08:15, dırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr diye çalışan bi çim biçme makinası sesiyle uyandım. aradan tam 2 saat geçti. adam hala çimleri biçiyor. toplasan 30 metrekarelik bi alan.
ortalığın da ağzına sıçmış. ayrıca o arkadaki iki adam ne yapar hep sorgularım. her türlü belediye işinde 1 çalışan ve en az 2 gözetleyen olur. ulan çalışın üçünüz de bitsin hemen.
7 Mayıs 2008 Çarşamba
iyi tatiller bana
6 Mayıs 2008 Salı
the Rocket... Ronnie O'Sullivan

Snooker dünya şampiyonası daha demin sona erdi. ve hepimizin sevgilisi, psikopatımız hayvanımız, Ronnie O'Sullivan kazandı. 18-8. Finalist Ali Carter kariyerinde ki ilk finalini oynadı. sevdim keratayı. sempatik biri. zaten Ronnie'nin idman partneriymiş. böyle olunca da turnuva da maximum break başaran 2 oyuncu da Ronnie ve Ali oldu.
Demek ki iyi hazırlanmışlar. aferin. Halil'in de ebedi Msn nicki bir anlam kazandı. "the Rocket"


Inter şampiyonluğu garintelemedi ama şampiyon diyebiliriz heralde.
Bayern Şampiyon
Ronnie Şampiyon
Galatasarayın durumu inter gibi hatta interden daha iyi.
Halil son 1 haftadır havalarda
Söyle kanka .. was kostet die welt??
5 Mayıs 2008 Pazartesi
4 Mayıs 2008 Pazar
Bu sezon burda biter...


Not: Şurda yorum yapanları buraya da bekliyorum :)
3 Mayıs 2008 Cumartesi
3 Mayıs 1944

"Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan,Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan.. Durma düşman durma, gücünü artır, Türklüğün başına hakaret yağdır. Uyuyan bir kavme bu felaket azdır, vur eski kölesi utandır onu, bırakma uyusun, uyandır onu! Ülkü uğrunda gönüller delidir, kişiler ülkü uğrunda ölmelidir.."
1 Mayıs 2008 Perşembe
Su geçirmez süpersonik saat

Facebook'ta "Zamana meydan okuyan Saat Casio F-91W" grubuna davet edildim Roy Keane tarafından. ve o saati gördüğüm an gözlerim yaşardı, tüylerim diken diken oldu.
Eski günlere bi gidip geldim, ulan bu saatleri beleşe mi dağıtıyolardı ki herkesin böyle saati varmış çocukken dedim kendi kendime.
ordaki diskripçını buraya peystlıyim. (Türkçeye bak)
Büyük küçük herkes hayatının bir döneminde onu koluna takmıştır.Özellikle ilkokul çağlarında babaların karne hediyesi olmuştur.Tabi o yaştaki çoğu kişi için mükemmel özellikleri olan bir saattir.Kronometre, alarm, ekran aydınlatması falan....Sınava girenler için vazgeçilmez bir yardımcı olmuştur....Dünyada en fazla üretilen saat ünvanına sahiptir....Ve belki de hakkında efsaneler çıkan tek saattir....şimdi şekil olsun diye uyduruk ama kaliteli bi saat takıyorum. Su geçirmez dicital saatimi geri istiyorum !-Ya havuza bile bu saatle giriyom ama hiç su geçirmiyo ki(Ne yapsan da su geçirmez)
-Saati 20 seneden beri kullanıyorum hala pilini değiştirmedim.(Pili hiç bitmez)
-Benim saat 10'uncu kattan düştü ama hala sapasağlam.(Üstünden fil de geçse çalışır)







